Sepetim (0) Toplam: 0,00TL
%35
Yeni
buyuyenayyayinlari.com.tr

Hasan Şahin Aktaşİdrake İskele Uzatmak -Hikem-i Ataiye Yorumları

Liste Fiyatı : 500,00TL
İndirimli Fiyat : 325,00TL
Kazancınız : 175,00TL
978-625-8654-27-1
362806
İdrake İskele Uzatmak -Hikem-i Ataiye Yorumları
İdrake İskele Uzatmak -Hikem-i Ataiye Yorumları Hasan Şahin Aktaş
325

Füsûsu’l-Hikem, Mesnevi-i Şerîf ve Hikem-i Ataiye gibi eserler literal nesneler değil nâtık ruhlar olarak bize can verir, idrakimize iskele uzatır, kişiliğimizi inşa edip bizi Müslüman kimliğine kavuştururlar.

Hem Hakk’ın tercümanı olan müelliflerimiz hem kendilerini gönülleriyle bereketlendirdikleri eserlerin tercümanı gören şarihlerimiz, nesneleri marifetle müşâhede eder, bizi akide, amel ve ahlâk bütünlüğü içerisinde gerçekle yüzleştirmek isterler. Bu tercümanlardan biri hikmetlerini anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız Ataullah el-İskenderî’dir.

Hikem sözcüğü hikmet kelimesinin çoğuludur. Konu edindiği şeyi Hakk’ın ilmindeki bulunuşuna göre işaret eden haber ve durum anlamındadır. Zira Bakara sûresinde şöyle buyurulmuştur: “Hikmet verilen kimseye çok hayır verilmiştir.”

Nil vadisindeki bu sûfî harikasının terkibindeki bütün cüzler bâtınındaki vahdetin yankısı olarak çoğalır. İman edenlere gerçeğe ulaşmak için çalışmayı değil gerçekten sapmamak için çalışmayı hatırlatır. Çünkü insan savrulmadığı her an gerçek üzeredir.

Ataullah el-İskenderî bize, hikmetin bilgisine değil hikmete ulaşmayı, bilgin değil bilge olmayı işaret eder. Malumdan mechûle giden bu çetin yolculukta bizzat kendimiz olan mechûle ışık tutar. Bu yoldaki çetinlik bizim tefekkür alışkanlığımızdan kaynaklanır. Zira anlatımdaki zorluk, işaret edilen gerçeğin anlaşılmasından çok ona ulaşmanın yöntem ve araçlarının doğru seçilmesinde yatar. Çünkü kıyas ve temsiller gerçeğin üzerini örtebilir. Gerçeğe ulaşmak için başvurulacak kaynakların çokluğu bizi acze düşürebilir.

O’nun her cümlesi vahdaniyetin sûretidir. Bize kâinatın besmeleyle başlayıp tevhidin aşikâr edildiği bir kitap olduğunu talim ettirir. Esmâü’l-hüsna bu kitapta bizim Hakk’la ilişki kurduğumuz anahtarlardır. Allah ismi taalluk için,  diğer ilahî isimler tahalluk ve tahakkuk içindir. Hakk onları bizimle ahlâk olarak izhar eder. Zuhur, Hakk’ın, bizim sûreti olduğumuz isimleriyle kendi şanına tanık olmasından ibarettir.

Füsûsu’l-Hikem, Mesnevi-i Şerîf ve Hikem-i Ataiye gibi eserler literal nesneler değil nâtık ruhlar olarak bize can verir, idrakimize iskele uzatır, kişiliğimizi inşa edip bizi Müslüman kimliğine kavuştururlar.

Hem Hakk’ın tercümanı olan müelliflerimiz hem kendilerini gönülleriyle bereketlendirdikleri eserlerin tercümanı gören şarihlerimiz, nesneleri marifetle müşâhede eder, bizi akide, amel ve ahlâk bütünlüğü içerisinde gerçekle yüzleştirmek isterler. Bu tercümanlardan biri hikmetlerini anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız Ataullah el-İskenderî’dir.

Hikem sözcüğü hikmet kelimesinin çoğuludur. Konu edindiği şeyi Hakk’ın ilmindeki bulunuşuna göre işaret eden haber ve durum anlamındadır. Zira Bakara sûresinde şöyle buyurulmuştur: “Hikmet verilen kimseye çok hayır verilmiştir.”

Nil vadisindeki bu sûfî harikasının terkibindeki bütün cüzler bâtınındaki vahdetin yankısı olarak çoğalır. İman edenlere gerçeğe ulaşmak için çalışmayı değil gerçekten sapmamak için çalışmayı hatırlatır. Çünkü insan savrulmadığı her an gerçek üzeredir.

Ataullah el-İskenderî bize, hikmetin bilgisine değil hikmete ulaşmayı, bilgin değil bilge olmayı işaret eder. Malumdan mechûle giden bu çetin yolculukta bizzat kendimiz olan mechûle ışık tutar. Bu yoldaki çetinlik bizim tefekkür alışkanlığımızdan kaynaklanır. Zira anlatımdaki zorluk, işaret edilen gerçeğin anlaşılmasından çok ona ulaşmanın yöntem ve araçlarının doğru seçilmesinde yatar. Çünkü kıyas ve temsiller gerçeğin üzerini örtebilir. Gerçeğe ulaşmak için başvurulacak kaynakların çokluğu bizi acze düşürebilir.

O’nun her cümlesi vahdaniyetin sûretidir. Bize kâinatın besmeleyle başlayıp tevhidin aşikâr edildiği bir kitap olduğunu talim ettirir. Esmâü’l-hüsna bu kitapta bizim Hakk’la ilişki kurduğumuz anahtarlardır. Allah ismi taalluk için,  diğer ilahî isimler tahalluk ve tahakkuk içindir. Hakk onları bizimle ahlâk olarak izhar eder. Zuhur, Hakk’ın, bizim sûreti olduğumuz isimleriyle kendi şanına tanık olmasından ibarettir.

Füsûsu’l-Hikem, Mesnevi-i Şerîf ve Hikem-i Ataiye gibi eserler literal nesneler değil nâtık ruhlar olarak bize can verir, idrakimize iskele uzatır, kişiliğimizi inşa edip bizi Müslüman kimliğine kavuştururlar.

Hem Hakk’ın tercümanı olan müelliflerimiz hem kendilerini gönülleriyle bereketlendirdikleri eserlerin tercümanı gören şarihlerimiz, nesneleri marifetle müşâhede eder, bizi akide, amel ve ahlâk bütünlüğü içerisinde gerçekle yüzleştirmek isterler. Bu tercümanlardan biri hikmetlerini anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız Ataullah el-İskenderî’dir.

Hikem sözcüğü hikmet kelimesinin çoğuludur. Konu edindiği şeyi Hakk’ın ilmindeki bulunuşuna göre işaret eden haber ve durum anlamındadır. Zira Bakara sûresinde şöyle buyurulmuştur: “Hikmet verilen kimseye çok hayır verilmiştir.”

Nil vadisindeki bu sûfî harikasının terkibindeki bütün cüzler bâtınındaki vahdetin yankısı olarak çoğalır. İman edenlere gerçeğe ulaşmak için çalışmayı değil gerçekten sapmamak için çalışmayı hatırlatır. Çünkü insan savrulmadığı her an gerçek üzeredir.

Ataullah el-İskenderî bize, hikmetin bilgisine değil hikmete ulaşmayı, bilgin değil bilge olmayı işaret eder. Malumdan mechûle giden bu çetin yolculukta bizzat kendimiz olan mechûle ışık tutar. Bu yoldaki çetinlik bizim tefekkür alışkanlığımızdan kaynaklanır. Zira anlatımdaki zorluk, işaret edilen gerçeğin anlaşılmasından çok ona ulaşmanın yöntem ve araçlarının doğru seçilmesinde yatar. Çünkü kıyas ve temsiller gerçeğin üzerini örtebilir. Gerçeğe ulaşmak için başvurulacak kaynakların çokluğu bizi acze düşürebilir.

O’nun her cümlesi vahdaniyetin sûretidir. Bize kâinatın besmeleyle başlayıp tevhidin aşikâr edildiği bir kitap olduğunu talim ettirir. Esmâü’l-hüsna bu kitapta bizim Hakk’la ilişki kurduğumuz anahtarlardır. Allah ismi taalluk için,  diğer ilahî isimler tahalluk ve tahakkuk içindir. Hakk onları bizimle ahlâk olarak izhar eder. Zuhur, Hakk’ın, bizim sûreti olduğumuz isimleriyle kendi şanına tanık olmasından ibarettir.

Füsûsu’l-Hikem, Mesnevi-i Şerîf ve Hikem-i Ataiye gibi eserler literal nesneler değil nâtık ruhlar olarak bize can verir, idrakimize iskele uzatır, kişiliğimizi inşa edip bizi Müslüman kimliğine kavuştururlar.

Hem Hakk’ın tercümanı olan müelliflerimiz hem kendilerini gönülleriyle bereketlendirdikleri eserlerin tercümanı gören şarihlerimiz, nesneleri marifetle müşâhede eder, bizi akide, amel ve ahlâk bütünlüğü içerisinde gerçekle yüzleştirmek isterler. Bu tercümanlardan biri hikmetlerini anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız Ataullah el-İskenderî’dir.

Hikem sözcüğü hikmet kelimesinin çoğuludur. Konu edindiği şeyi Hakk’ın ilmindeki bulunuşuna göre işaret eden haber ve durum anlamındadır. Zira Bakara sûresinde şöyle buyurulmuştur: “Hikmet verilen kimseye çok hayır verilmiştir.”

Nil vadisindeki bu sûfî harikasının terkibindeki bütün cüzler bâtınındaki vahdetin yankısı olarak çoğalır. İman edenlere gerçeğe ulaşmak için çalışmayı değil gerçekten sapmamak için çalışmayı hatırlatır. Çünkü insan savrulmadığı her an gerçek üzeredir.

Ataullah el-İskenderî bize, hikmetin bilgisine değil hikmete ulaşmayı, bilgin değil bilge olmayı işaret eder. Malumdan mechûle giden bu çetin yolculukta bizzat kendimiz olan mechûle ışık tutar. Bu yoldaki çetinlik bizim tefekkür alışkanlığımızdan kaynaklanır. Zira anlatımdaki zorluk, işaret edilen gerçeğin anlaşılmasından çok ona ulaşmanın yöntem ve araçlarının doğru seçilmesinde yatar. Çünkü kıyas ve temsiller gerçeğin üzerini örtebilir. Gerçeğe ulaşmak için başvurulacak kaynakların çokluğu bizi acze düşürebilir.

O’nun her cümlesi vahdaniyetin sûretidir. Bize kâinatın besmeleyle başlayıp tevhidin aşikâr edildiği bir kitap olduğunu talim ettirir. Esmâü’l-hüsna bu kitapta bizim Hakk’la ilişki kurduğumuz anahtarlardır. Allah ismi taalluk için,  diğer ilahî isimler tahalluk ve tahakkuk içindir. Hakk onları bizimle ahlâk olarak izhar eder. Zuhur, Hakk’ın, bizim sûreti olduğumuz isimleriyle kendi şanına tanık olmasından ibarettir.

Füsûsu’l-Hikem, Mesnevi-i Şerîf ve Hikem-i Ataiye gibi eserler literal nesneler değil nâtık ruhlar olarak bize can verir, idrakimize iskele uzatır, kişiliğimizi inşa edip bizi Müslüman kimliğine kavuştururlar.

Hem Hakk’ın tercümanı olan müelliflerimiz hem kendilerini gönülleriyle bereketlendirdikleri eserlerin tercümanı gören şarihlerimiz, nesneleri marifetle müşâhede eder, bizi akide, amel ve ahlâk bütünlüğü içerisinde gerçekle yüzleştirmek isterler. Bu tercümanlardan biri hikmetlerini anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız Ataullah el-İskenderî’dir.

Hikem sözcüğü hikmet kelimesinin çoğuludur. Konu edindiği şeyi Hakk’ın ilmindeki bulunuşuna göre işaret eden haber ve durum anlamındadır. Zira Bakara sûresinde şöyle buyurulmuştur: “Hikmet verilen kimseye çok hayır verilmiştir.”

Nil vadisindeki bu sûfî harikasının terkibindeki bütün cüzler bâtınındaki vahdetin yankısı olarak çoğalır. İman edenlere gerçeğe ulaşmak için çalışmayı değil gerçekten sapmamak için çalışmayı hatırlatır. Çünkü insan savrulmadığı her an gerçek üzeredir.

Ataullah el-İskenderî bize, hikmetin bilgisine değil hikmete ulaşmayı, bilgin değil bilge olmayı işaret eder. Malumdan mechûle giden bu çetin yolculukta bizzat kendimiz olan mechûle ışık tutar. Bu yoldaki çetinlik bizim tefekkür alışkanlığımızdan kaynaklanır. Zira anlatımdaki zorluk, işaret edilen gerçeğin anlaşılmasından çok ona ulaşmanın yöntem ve araçlarının doğru seçilmesinde yatar. Çünkü kıyas ve temsiller gerçeğin üzerini örtebilir. Gerçeğe ulaşmak için başvurulacak kaynakların çokluğu bizi acze düşürebilir.

O’nun her cümlesi vahdaniyetin sûretidir. Bize kâinatın besmeleyle başlayıp tevhidin aşikâr edildiği bir kitap olduğunu talim ettirir. Esmâü’l-hüsna bu kitapta bizim Hakk’la ilişki kurduğumuz anahtarlardır. Allah ismi taalluk için,  diğer ilahî isimler tahalluk ve tahakkuk içindir. Hakk onları bizimle ahlâk olarak izhar eder. Zuhur, Hakk’ın, bizim sûreti olduğumuz isimleriyle kendi şanına tanık olmasından ibarettir.

Füsûsu’l-Hikem, Mesnevi-i Şerîf ve Hikem-i Ataiye gibi eserler literal nesneler değil nâtık ruhlar olarak bize can verir, idrakimize iskele uzatır, kişiliğimizi inşa edip bizi Müslüman kimliğine kavuştururlar.

Hem Hakk’ın tercümanı olan müelliflerimiz hem kendilerini gönülleriyle bereketlendirdikleri eserlerin tercümanı gören şarihlerimiz, nesneleri marifetle müşâhede eder, bizi akide, amel ve ahlâk bütünlüğü içerisinde gerçekle yüzleştirmek isterler. Bu tercümanlardan biri hikmetlerini anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız Ataullah el-İskenderî’dir.

Hikem sözcüğü hikmet kelimesinin çoğuludur. Konu edindiği şeyi Hakk’ın ilmindeki bulunuşuna göre işaret eden haber ve durum anlamındadır. Zira Bakara sûresinde şöyle buyurulmuştur: “Hikmet verilen kimseye çok hayır verilmiştir.”

Nil vadisindeki bu sûfî harikasının terkibindeki bütün cüzler bâtınındaki vahdetin yankısı olarak çoğalır. İman edenlere gerçeğe ulaşmak için çalışmayı değil gerçekten sapmamak için çalışmayı hatırlatır. Çünkü insan savrulmadığı her an gerçek üzeredir.

Ataullah el-İskenderî bize, hikmetin bilgisine değil hikmete ulaşmayı, bilgin değil bilge olmayı işaret eder. Malumdan mechûle giden bu çetin yolculukta bizzat kendimiz olan mechûle ışık tutar. Bu yoldaki çetinlik bizim tefekkür alışkanlığımızdan kaynaklanır. Zira anlatımdaki zorluk, işaret edilen gerçeğin anlaşılmasından çok ona ulaşmanın yöntem ve araçlarının doğru seçilmesinde yatar. Çünkü kıyas ve temsiller gerçeğin üzerini örtebilir. Gerçeğe ulaşmak için başvurulacak kaynakların çokluğu bizi acze düşürebilir.

O’nun her cümlesi vahdaniyetin sûretidir. Bize kâinatın besmeleyle başlayıp tevhidin aşikâr edildiği bir kitap olduğunu talim ettirir. Esmâü’l-hüsna bu kitapta bizim Hakk’la ilişki kurduğumuz anahtarlardır. Allah ismi taalluk için,  diğer ilahî isimler tahalluk ve tahakkuk içindir. Hakk onları bizimle ahlâk olarak izhar eder. Zuhur, Hakk’ın, bizim sûreti olduğumuz isimleriyle kendi şanına tanık olmasından ibarettir.

Füsûsu’l-Hikem, Mesnevi-i Şerîf ve Hikem-i Ataiye gibi eserler literal nesneler değil nâtık ruhlar olarak bize can verir, idrakimize iskele uzatır, kişiliğimizi inşa edip bizi Müslüman kimliğine kavuştururlar.

Hem Hakk’ın tercümanı olan müelliflerimiz hem kendilerini gönülleriyle bereketlendirdikleri eserlerin tercümanı gören şarihlerimiz, nesneleri marifetle müşâhede eder, bizi akide, amel ve ahlâk bütünlüğü içerisinde gerçekle yüzleştirmek isterler. Bu tercümanlardan biri hikmetlerini anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız Ataullah el-İskenderî’dir.

Hikem sözcüğü hikmet kelimesinin çoğuludur. Konu edindiği şeyi Hakk’ın ilmindeki bulunuşuna göre işaret eden haber ve durum anlamındadır. Zira Bakara sûresinde şöyle buyurulmuştur: “Hikmet verilen kimseye çok hayır verilmiştir.”

Nil vadisindeki bu sûfî harikasının terkibindeki bütün cüzler bâtınındaki vahdetin yankısı olarak çoğalır. İman edenlere gerçeğe ulaşmak için çalışmayı değil gerçekten sapmamak için çalışmayı hatırlatır. Çünkü insan savrulmadığı her an gerçek üzeredir.

Ataullah el-İskenderî bize, hikmetin bilgisine değil hikmete ulaşmayı, bilgin değil bilge olmayı işaret eder. Malumdan mechûle giden bu çetin yolculukta bizzat kendimiz olan mechûle ışık tutar. Bu yoldaki çetinlik bizim tefekkür alışkanlığımızdan kaynaklanır. Zira anlatımdaki zorluk, işaret edilen gerçeğin anlaşılmasından çok ona ulaşmanın yöntem ve araçlarının doğru seçilmesinde yatar. Çünkü kıyas ve temsiller gerçeğin üzerini örtebilir. Gerçeğe ulaşmak için başvurulacak kaynakların çokluğu bizi acze düşürebilir.

O’nun her cümlesi vahdaniyetin sûretidir. Bize kâinatın besmeleyle başlayıp tevhidin aşikâr edildiği bir kitap olduğunu talim ettirir. Esmâü’l-hüsna bu kitapta bizim Hakk’la ilişki kurduğumuz anahtarlardır. Allah ismi taalluk için,  diğer ilahî isimler tahalluk ve tahakkuk içindir. Hakk onları bizimle ahlâk olarak izhar eder. Zuhur, Hakk’ın, bizim sûreti olduğumuz isimleriyle kendi şanına tanık olmasından ibarettir.

Füsûsu’l-Hikem, Mesnevi-i Şerîf ve Hikem-i Ataiye gibi eserler literal nesneler değil nâtık ruhlar olarak bize can verir, idrakimize iskele uzatır, kişiliğimizi inşa edip bizi Müslüman kimliğine kavuştururlar.

Hem Hakk’ın tercümanı olan müelliflerimiz hem kendilerini gönülleriyle bereketlendirdikleri eserlerin tercümanı gören şarihlerimiz, nesneleri marifetle müşâhede eder, bizi akide, amel ve ahlâk bütünlüğü içerisinde gerçekle yüzleştirmek isterler. Bu tercümanlardan biri hikmetlerini anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız Ataullah el-İskenderî’dir.

Hikem sözcüğü hikmet kelimesinin çoğuludur. Konu edindiği şeyi Hakk’ın ilmindeki bulunuşuna göre işaret eden haber ve durum anlamındadır. Zira Bakara sûresinde şöyle buyurulmuştur: “Hikmet verilen kimseye çok hayır verilmiştir.”

Nil vadisindeki bu sûfî harikasının terkibindeki bütün cüzler bâtınındaki vahdetin yankısı olarak çoğalır. İman edenlere gerçeğe ulaşmak için çalışmayı değil gerçekten sapmamak için çalışmayı hatırlatır. Çünkü insan savrulmadığı her an gerçek üzeredir.

Ataullah el-İskenderî bize, hikmetin bilgisine değil hikmete ulaşmayı, bilgin değil bilge olmayı işaret eder. Malumdan mechûle giden bu çetin yolculukta bizzat kendimiz olan mechûle ışık tutar. Bu yoldaki çetinlik bizim tefekkür alışkanlığımızdan kaynaklanır. Zira anlatımdaki zorluk, işaret edilen gerçeğin anlaşılmasından çok ona ulaşmanın yöntem ve araçlarının doğru seçilmesinde yatar. Çünkü kıyas ve temsiller gerçeğin üzerini örtebilir. Gerçeğe ulaşmak için başvurulacak kaynakların çokluğu bizi acze düşürebilir.

O’nun her cümlesi vahdaniyetin sûretidir. Bize kâinatın besmeleyle başlayıp tevhidin aşikâr edildiği bir kitap olduğunu talim ettirir. Esmâü’l-hüsna bu kitapta bizim Hakk’la ilişki kurduğumuz anahtarlardır. Allah ismi taalluk için,  diğer ilahî isimler tahalluk ve tahakkuk içindir. Hakk onları bizimle ahlâk olarak izhar eder. Zuhur, Hakk’ın, bizim sûreti olduğumuz isimleriyle kendi şanına tanık olmasından ibarettir.

Füsûsu’l-Hikem, Mesnevi-i Şerîf ve Hikem-i Ataiye gibi eserler literal nesneler değil nâtık ruhlar olarak bize can verir, idrakimize iskele uzatır, kişiliğimizi inşa edip bizi Müslüman kimliğine kavuştururlar.

Hem Hakk’ın tercümanı olan müelliflerimiz hem kendilerini gönülleriyle bereketlendirdikleri eserlerin tercümanı gören şarihlerimiz, nesneleri marifetle müşâhede eder, bizi akide, amel ve ahlâk bütünlüğü içerisinde gerçekle yüzleştirmek isterler. Bu tercümanlardan biri hikmetlerini anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız Ataullah el-İskenderî’dir.

Hikem sözcüğü hikmet kelimesinin çoğuludur. Konu edindiği şeyi Hakk’ın ilmindeki bulunuşuna göre işaret eden haber ve durum anlamındadır. Zira Bakara sûresinde şöyle buyurulmuştur: “Hikmet verilen kimseye çok hayır verilmiştir.”

Nil vadisindeki bu sûfî harikasının terkibindeki bütün cüzler bâtınındaki vahdetin yankısı olarak çoğalır. İman edenlere gerçeğe ulaşmak için çalışmayı değil gerçekten sapmamak için çalışmayı hatırlatır. Çünkü insan savrulmadığı her an gerçek üzeredir.

Ataullah el-İskenderî bize, hikmetin bilgisine değil hikmete ulaşmayı, bilgin değil bilge olmayı işaret eder. Malumdan mechûle giden bu çetin yolculukta bizzat kendimiz olan mechûle ışık tutar. Bu yoldaki çetinlik bizim tefekkür alışkanlığımızdan kaynaklanır. Zira anlatımdaki zorluk, işaret edilen gerçeğin anlaşılmasından çok ona ulaşmanın yöntem ve araçlarının doğru seçilmesinde yatar. Çünkü kıyas ve temsiller gerçeğin üzerini örtebilir. Gerçeğe ulaşmak için başvurulacak kaynakların çokluğu bizi acze düşürebilir.

O’nun her cümlesi vahdaniyetin sûretidir. Bize kâinatın besmeleyle başlayıp tevhidin aşikâr edildiği bir kitap olduğunu talim ettirir. Esmâü’l-hüsna bu kitapta bizim Hakk’la ilişki kurduğumuz anahtarlardır. Allah ismi taalluk için,  diğer ilahî isimler tahalluk ve tahakkuk içindir. Hakk onları bizimle ahlâk olarak izhar eder. Zuhur, Hakk’ın, bizim sûreti olduğumuz isimleriyle kendi şanına tanık olmasından ibarettir.

Füsûsu’l-Hikem, Mesnevi-i Şerîf ve Hikem-i Ataiye gibi eserler literal nesneler değil nâtık ruhlar olarak bize can verir, idrakimize iskele uzatır, kişiliğimizi inşa edip bizi Müslüman kimliğine kavuştururlar.

Hem Hakk’ın tercümanı olan müelliflerimiz hem kendilerini gönülleriyle bereketlendirdikleri eserlerin tercümanı gören şarihlerimiz, nesneleri marifetle müşâhede eder, bizi akide, amel ve ahlâk bütünlüğü içerisinde gerçekle yüzleştirmek isterler. Bu tercümanlardan biri hikmetlerini anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız Ataullah el-İskenderî’dir.

Hikem sözcüğü hikmet kelimesinin çoğuludur. Konu edindiği şeyi Hakk’ın ilmindeki bulunuşuna göre işaret eden haber ve durum anlamındadır. Zira Bakara sûresinde şöyle buyurulmuştur: “Hikmet verilen kimseye çok hayır verilmiştir.”

Nil vadisindeki bu sûfî harikasının terkibindeki bütün cüzler bâtınındaki vahdetin yankısı olarak çoğalır. İman edenlere gerçeğe ulaşmak için çalışmayı değil gerçekten sapmamak için çalışmayı hatırlatır. Çünkü insan savrulmadığı her an gerçek üzeredir.

Ataullah el-İskenderî bize, hikmetin bilgisine değil hikmete ulaşmayı, bilgin değil bilge olmayı işaret eder. Malumdan mechûle giden bu çetin yolculukta bizzat kendimiz olan mechûle ışık tutar. Bu yoldaki çetinlik bizim tefekkür alışkanlığımızdan kaynaklanır. Zira anlatımdaki zorluk, işaret edilen gerçeğin anlaşılmasından çok ona ulaşmanın yöntem ve araçlarının doğru seçilmesinde yatar. Çünkü kıyas ve temsiller gerçeğin üzerini örtebilir. Gerçeğe ulaşmak için başvurulacak kaynakların çokluğu bizi acze düşürebilir.

O’nun her cümlesi vahdaniyetin sûretidir. Bize kâinatın besmeleyle başlayıp tevhidin aşikâr edildiği bir kitap olduğunu talim ettirir. Esmâü’l-hüsna bu kitapta bizim Hakk’la ilişki kurduğumuz anahtarlardır. Allah ismi taalluk için,  diğer ilahî isimler tahalluk ve tahakkuk içindir. Hakk onları bizimle ahlâk olarak izhar eder. Zuhur, Hakk’ın, bizim sûreti olduğumuz isimleriyle kendi şanına tanık olmasından ibarettir.

  • Açıklama
    • Füsûsu’l-Hikem, Mesnevi-i Şerîf ve Hikem-i Ataiye gibi eserler literal nesneler değil nâtık ruhlar olarak bize can verir, idrakimize iskele uzatır, kişiliğimizi inşa edip bizi Müslüman kimliğine kavuştururlar.

      Hem Hakk’ın tercümanı olan müelliflerimiz hem kendilerini gönülleriyle bereketlendirdikleri eserlerin tercümanı gören şarihlerimiz, nesneleri marifetle müşâhede eder, bizi akide, amel ve ahlâk bütünlüğü içerisinde gerçekle yüzleştirmek isterler. Bu tercümanlardan biri hikmetlerini anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız Ataullah el-İskenderî’dir.

      Hikem sözcüğü hikmet kelimesinin çoğuludur. Konu edindiği şeyi Hakk’ın ilmindeki bulunuşuna göre işaret eden haber ve durum anlamındadır. Zira Bakara sûresinde şöyle buyurulmuştur: “Hikmet verilen kimseye çok hayır verilmiştir.”

      Nil vadisindeki bu sûfî harikasının terkibindeki bütün cüzler bâtınındaki vahdetin yankısı olarak çoğalır. İman edenlere gerçeğe ulaşmak için çalışmayı değil gerçekten sapmamak için çalışmayı hatırlatır. Çünkü insan savrulmadığı her an gerçek üzeredir.

      Ataullah el-İskenderî bize, hikmetin bilgisine değil hikmete ulaşmayı, bilgin değil bilge olmayı işaret eder. Malumdan mechûle giden bu çetin yolculukta bizzat kendimiz olan mechûle ışık tutar. Bu yoldaki çetinlik bizim tefekkür alışkanlığımızdan kaynaklanır. Zira anlatımdaki zorluk, işaret edilen gerçeğin anlaşılmasından çok ona ulaşmanın yöntem ve araçlarının doğru seçilmesinde yatar. Çünkü kıyas ve temsiller gerçeğin üzerini örtebilir. Gerçeğe ulaşmak için başvurulacak kaynakların çokluğu bizi acze düşürebilir.

      O’nun her cümlesi vahdaniyetin sûretidir. Bize kâinatın besmeleyle başlayıp tevhidin aşikâr edildiği bir kitap olduğunu talim ettirir. Esmâü’l-hüsna bu kitapta bizim Hakk’la ilişki kurduğumuz anahtarlardır. Allah ismi taalluk için,  diğer ilahî isimler tahalluk ve tahakkuk içindir. Hakk onları bizimle ahlâk olarak izhar eder. Zuhur, Hakk’ın, bizim sûreti olduğumuz isimleriyle kendi şanına tanık olmasından ibarettir.

      Füsûsu’l-Hikem, Mesnevi-i Şerîf ve Hikem-i Ataiye gibi eserler literal nesneler değil nâtık ruhlar olarak bize can verir, idrakimize iskele uzatır, kişiliğimizi inşa edip bizi Müslüman kimliğine kavuştururlar.

      Hem Hakk’ın tercümanı olan müelliflerimiz hem kendilerini gönülleriyle bereketlendirdikleri eserlerin tercümanı gören şarihlerimiz, nesneleri marifetle müşâhede eder, bizi akide, amel ve ahlâk bütünlüğü içerisinde gerçekle yüzleştirmek isterler. Bu tercümanlardan biri hikmetlerini anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız Ataullah el-İskenderî’dir.

      Hikem sözcüğü hikmet kelimesinin çoğuludur. Konu edindiği şeyi Hakk’ın ilmindeki bulunuşuna göre işaret eden haber ve durum anlamındadır. Zira Bakara sûresinde şöyle buyurulmuştur: “Hikmet verilen kimseye çok hayır verilmiştir.”

      Nil vadisindeki bu sûfî harikasının terkibindeki bütün cüzler bâtınındaki vahdetin yankısı olarak çoğalır. İman edenlere gerçeğe ulaşmak için çalışmayı değil gerçekten sapmamak için çalışmayı hatırlatır. Çünkü insan savrulmadığı her an gerçek üzeredir.

      Ataullah el-İskenderî bize, hikmetin bilgisine değil hikmete ulaşmayı, bilgin değil bilge olmayı işaret eder. Malumdan mechûle giden bu çetin yolculukta bizzat kendimiz olan mechûle ışık tutar. Bu yoldaki çetinlik bizim tefekkür alışkanlığımızdan kaynaklanır. Zira anlatımdaki zorluk, işaret edilen gerçeğin anlaşılmasından çok ona ulaşmanın yöntem ve araçlarının doğru seçilmesinde yatar. Çünkü kıyas ve temsiller gerçeğin üzerini örtebilir. Gerçeğe ulaşmak için başvurulacak kaynakların çokluğu bizi acze düşürebilir.

      O’nun her cümlesi vahdaniyetin sûretidir. Bize kâinatın besmeleyle başlayıp tevhidin aşikâr edildiği bir kitap olduğunu talim ettirir. Esmâü’l-hüsna bu kitapta bizim Hakk’la ilişki kurduğumuz anahtarlardır. Allah ismi taalluk için,  diğer ilahî isimler tahalluk ve tahakkuk içindir. Hakk onları bizimle ahlâk olarak izhar eder. Zuhur, Hakk’ın, bizim sûreti olduğumuz isimleriyle kendi şanına tanık olmasından ibarettir.

      Füsûsu’l-Hikem, Mesnevi-i Şerîf ve Hikem-i Ataiye gibi eserler literal nesneler değil nâtık ruhlar olarak bize can verir, idrakimize iskele uzatır, kişiliğimizi inşa edip bizi Müslüman kimliğine kavuştururlar.

      Hem Hakk’ın tercümanı olan müelliflerimiz hem kendilerini gönülleriyle bereketlendirdikleri eserlerin tercümanı gören şarihlerimiz, nesneleri marifetle müşâhede eder, bizi akide, amel ve ahlâk bütünlüğü içerisinde gerçekle yüzleştirmek isterler. Bu tercümanlardan biri hikmetlerini anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız Ataullah el-İskenderî’dir.

      Hikem sözcüğü hikmet kelimesinin çoğuludur. Konu edindiği şeyi Hakk’ın ilmindeki bulunuşuna göre işaret eden haber ve durum anlamındadır. Zira Bakara sûresinde şöyle buyurulmuştur: “Hikmet verilen kimseye çok hayır verilmiştir.”

      Nil vadisindeki bu sûfî harikasının terkibindeki bütün cüzler bâtınındaki vahdetin yankısı olarak çoğalır. İman edenlere gerçeğe ulaşmak için çalışmayı değil gerçekten sapmamak için çalışmayı hatırlatır. Çünkü insan savrulmadığı her an gerçek üzeredir.

      Ataullah el-İskenderî bize, hikmetin bilgisine değil hikmete ulaşmayı, bilgin değil bilge olmayı işaret eder. Malumdan mechûle giden bu çetin yolculukta bizzat kendimiz olan mechûle ışık tutar. Bu yoldaki çetinlik bizim tefekkür alışkanlığımızdan kaynaklanır. Zira anlatımdaki zorluk, işaret edilen gerçeğin anlaşılmasından çok ona ulaşmanın yöntem ve araçlarının doğru seçilmesinde yatar. Çünkü kıyas ve temsiller gerçeğin üzerini örtebilir. Gerçeğe ulaşmak için başvurulacak kaynakların çokluğu bizi acze düşürebilir.

      O’nun her cümlesi vahdaniyetin sûretidir. Bize kâinatın besmeleyle başlayıp tevhidin aşikâr edildiği bir kitap olduğunu talim ettirir. Esmâü’l-hüsna bu kitapta bizim Hakk’la ilişki kurduğumuz anahtarlardır. Allah ismi taalluk için,  diğer ilahî isimler tahalluk ve tahakkuk içindir. Hakk onları bizimle ahlâk olarak izhar eder. Zuhur, Hakk’ın, bizim sûreti olduğumuz isimleriyle kendi şanına tanık olmasından ibarettir.

      Füsûsu’l-Hikem, Mesnevi-i Şerîf ve Hikem-i Ataiye gibi eserler literal nesneler değil nâtık ruhlar olarak bize can verir, idrakimize iskele uzatır, kişiliğimizi inşa edip bizi Müslüman kimliğine kavuştururlar.

      Hem Hakk’ın tercümanı olan müelliflerimiz hem kendilerini gönülleriyle bereketlendirdikleri eserlerin tercümanı gören şarihlerimiz, nesneleri marifetle müşâhede eder, bizi akide, amel ve ahlâk bütünlüğü içerisinde gerçekle yüzleştirmek isterler. Bu tercümanlardan biri hikmetlerini anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız Ataullah el-İskenderî’dir.

      Hikem sözcüğü hikmet kelimesinin çoğuludur. Konu edindiği şeyi Hakk’ın ilmindeki bulunuşuna göre işaret eden haber ve durum anlamındadır. Zira Bakara sûresinde şöyle buyurulmuştur: “Hikmet verilen kimseye çok hayır verilmiştir.”

      Nil vadisindeki bu sûfî harikasının terkibindeki bütün cüzler bâtınındaki vahdetin yankısı olarak çoğalır. İman edenlere gerçeğe ulaşmak için çalışmayı değil gerçekten sapmamak için çalışmayı hatırlatır. Çünkü insan savrulmadığı her an gerçek üzeredir.

      Ataullah el-İskenderî bize, hikmetin bilgisine değil hikmete ulaşmayı, bilgin değil bilge olmayı işaret eder. Malumdan mechûle giden bu çetin yolculukta bizzat kendimiz olan mechûle ışık tutar. Bu yoldaki çetinlik bizim tefekkür alışkanlığımızdan kaynaklanır. Zira anlatımdaki zorluk, işaret edilen gerçeğin anlaşılmasından çok ona ulaşmanın yöntem ve araçlarının doğru seçilmesinde yatar. Çünkü kıyas ve temsiller gerçeğin üzerini örtebilir. Gerçeğe ulaşmak için başvurulacak kaynakların çokluğu bizi acze düşürebilir.

      O’nun her cümlesi vahdaniyetin sûretidir. Bize kâinatın besmeleyle başlayıp tevhidin aşikâr edildiği bir kitap olduğunu talim ettirir. Esmâü’l-hüsna bu kitapta bizim Hakk’la ilişki kurduğumuz anahtarlardır. Allah ismi taalluk için,  diğer ilahî isimler tahalluk ve tahakkuk içindir. Hakk onları bizimle ahlâk olarak izhar eder. Zuhur, Hakk’ın, bizim sûreti olduğumuz isimleriyle kendi şanına tanık olmasından ibarettir.

      Füsûsu’l-Hikem, Mesnevi-i Şerîf ve Hikem-i Ataiye gibi eserler literal nesneler değil nâtık ruhlar olarak bize can verir, idrakimize iskele uzatır, kişiliğimizi inşa edip bizi Müslüman kimliğine kavuştururlar.

      Hem Hakk’ın tercümanı olan müelliflerimiz hem kendilerini gönülleriyle bereketlendirdikleri eserlerin tercümanı gören şarihlerimiz, nesneleri marifetle müşâhede eder, bizi akide, amel ve ahlâk bütünlüğü içerisinde gerçekle yüzleştirmek isterler. Bu tercümanlardan biri hikmetlerini anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız Ataullah el-İskenderî’dir.

      Hikem sözcüğü hikmet kelimesinin çoğuludur. Konu edindiği şeyi Hakk’ın ilmindeki bulunuşuna göre işaret eden haber ve durum anlamındadır. Zira Bakara sûresinde şöyle buyurulmuştur: “Hikmet verilen kimseye çok hayır verilmiştir.”

      Nil vadisindeki bu sûfî harikasının terkibindeki bütün cüzler bâtınındaki vahdetin yankısı olarak çoğalır. İman edenlere gerçeğe ulaşmak için çalışmayı değil gerçekten sapmamak için çalışmayı hatırlatır. Çünkü insan savrulmadığı her an gerçek üzeredir.

      Ataullah el-İskenderî bize, hikmetin bilgisine değil hikmete ulaşmayı, bilgin değil bilge olmayı işaret eder. Malumdan mechûle giden bu çetin yolculukta bizzat kendimiz olan mechûle ışık tutar. Bu yoldaki çetinlik bizim tefekkür alışkanlığımızdan kaynaklanır. Zira anlatımdaki zorluk, işaret edilen gerçeğin anlaşılmasından çok ona ulaşmanın yöntem ve araçlarının doğru seçilmesinde yatar. Çünkü kıyas ve temsiller gerçeğin üzerini örtebilir. Gerçeğe ulaşmak için başvurulacak kaynakların çokluğu bizi acze düşürebilir.

      O’nun her cümlesi vahdaniyetin sûretidir. Bize kâinatın besmeleyle başlayıp tevhidin aşikâr edildiği bir kitap olduğunu talim ettirir. Esmâü’l-hüsna bu kitapta bizim Hakk’la ilişki kurduğumuz anahtarlardır. Allah ismi taalluk için,  diğer ilahî isimler tahalluk ve tahakkuk içindir. Hakk onları bizimle ahlâk olarak izhar eder. Zuhur, Hakk’ın, bizim sûreti olduğumuz isimleriyle kendi şanına tanık olmasından ibarettir.

      Füsûsu’l-Hikem, Mesnevi-i Şerîf ve Hikem-i Ataiye gibi eserler literal nesneler değil nâtık ruhlar olarak bize can verir, idrakimize iskele uzatır, kişiliğimizi inşa edip bizi Müslüman kimliğine kavuştururlar.

      Hem Hakk’ın tercümanı olan müelliflerimiz hem kendilerini gönülleriyle bereketlendirdikleri eserlerin tercümanı gören şarihlerimiz, nesneleri marifetle müşâhede eder, bizi akide, amel ve ahlâk bütünlüğü içerisinde gerçekle yüzleştirmek isterler. Bu tercümanlardan biri hikmetlerini anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız Ataullah el-İskenderî’dir.

      Hikem sözcüğü hikmet kelimesinin çoğuludur. Konu edindiği şeyi Hakk’ın ilmindeki bulunuşuna göre işaret eden haber ve durum anlamındadır. Zira Bakara sûresinde şöyle buyurulmuştur: “Hikmet verilen kimseye çok hayır verilmiştir.”

      Nil vadisindeki bu sûfî harikasının terkibindeki bütün cüzler bâtınındaki vahdetin yankısı olarak çoğalır. İman edenlere gerçeğe ulaşmak için çalışmayı değil gerçekten sapmamak için çalışmayı hatırlatır. Çünkü insan savrulmadığı her an gerçek üzeredir.

      Ataullah el-İskenderî bize, hikmetin bilgisine değil hikmete ulaşmayı, bilgin değil bilge olmayı işaret eder. Malumdan mechûle giden bu çetin yolculukta bizzat kendimiz olan mechûle ışık tutar. Bu yoldaki çetinlik bizim tefekkür alışkanlığımızdan kaynaklanır. Zira anlatımdaki zorluk, işaret edilen gerçeğin anlaşılmasından çok ona ulaşmanın yöntem ve araçlarının doğru seçilmesinde yatar. Çünkü kıyas ve temsiller gerçeğin üzerini örtebilir. Gerçeğe ulaşmak için başvurulacak kaynakların çokluğu bizi acze düşürebilir.

      O’nun her cümlesi vahdaniyetin sûretidir. Bize kâinatın besmeleyle başlayıp tevhidin aşikâr edildiği bir kitap olduğunu talim ettirir. Esmâü’l-hüsna bu kitapta bizim Hakk’la ilişki kurduğumuz anahtarlardır. Allah ismi taalluk için,  diğer ilahî isimler tahalluk ve tahakkuk içindir. Hakk onları bizimle ahlâk olarak izhar eder. Zuhur, Hakk’ın, bizim sûreti olduğumuz isimleriyle kendi şanına tanık olmasından ibarettir.

      Füsûsu’l-Hikem, Mesnevi-i Şerîf ve Hikem-i Ataiye gibi eserler literal nesneler değil nâtık ruhlar olarak bize can verir, idrakimize iskele uzatır, kişiliğimizi inşa edip bizi Müslüman kimliğine kavuştururlar.

      Hem Hakk’ın tercümanı olan müelliflerimiz hem kendilerini gönülleriyle bereketlendirdikleri eserlerin tercümanı gören şarihlerimiz, nesneleri marifetle müşâhede eder, bizi akide, amel ve ahlâk bütünlüğü içerisinde gerçekle yüzleştirmek isterler. Bu tercümanlardan biri hikmetlerini anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız Ataullah el-İskenderî’dir.

      Hikem sözcüğü hikmet kelimesinin çoğuludur. Konu edindiği şeyi Hakk’ın ilmindeki bulunuşuna göre işaret eden haber ve durum anlamındadır. Zira Bakara sûresinde şöyle buyurulmuştur: “Hikmet verilen kimseye çok hayır verilmiştir.”

      Nil vadisindeki bu sûfî harikasının terkibindeki bütün cüzler bâtınındaki vahdetin yankısı olarak çoğalır. İman edenlere gerçeğe ulaşmak için çalışmayı değil gerçekten sapmamak için çalışmayı hatırlatır. Çünkü insan savrulmadığı her an gerçek üzeredir.

      Ataullah el-İskenderî bize, hikmetin bilgisine değil hikmete ulaşmayı, bilgin değil bilge olmayı işaret eder. Malumdan mechûle giden bu çetin yolculukta bizzat kendimiz olan mechûle ışık tutar. Bu yoldaki çetinlik bizim tefekkür alışkanlığımızdan kaynaklanır. Zira anlatımdaki zorluk, işaret edilen gerçeğin anlaşılmasından çok ona ulaşmanın yöntem ve araçlarının doğru seçilmesinde yatar. Çünkü kıyas ve temsiller gerçeğin üzerini örtebilir. Gerçeğe ulaşmak için başvurulacak kaynakların çokluğu bizi acze düşürebilir.

      O’nun her cümlesi vahdaniyetin sûretidir. Bize kâinatın besmeleyle başlayıp tevhidin aşikâr edildiği bir kitap olduğunu talim ettirir. Esmâü’l-hüsna bu kitapta bizim Hakk’la ilişki kurduğumuz anahtarlardır. Allah ismi taalluk için,  diğer ilahî isimler tahalluk ve tahakkuk içindir. Hakk onları bizimle ahlâk olarak izhar eder. Zuhur, Hakk’ın, bizim sûreti olduğumuz isimleriyle kendi şanına tanık olmasından ibarettir.

      Füsûsu’l-Hikem, Mesnevi-i Şerîf ve Hikem-i Ataiye gibi eserler literal nesneler değil nâtık ruhlar olarak bize can verir, idrakimize iskele uzatır, kişiliğimizi inşa edip bizi Müslüman kimliğine kavuştururlar.

      Hem Hakk’ın tercümanı olan müelliflerimiz hem kendilerini gönülleriyle bereketlendirdikleri eserlerin tercümanı gören şarihlerimiz, nesneleri marifetle müşâhede eder, bizi akide, amel ve ahlâk bütünlüğü içerisinde gerçekle yüzleştirmek isterler. Bu tercümanlardan biri hikmetlerini anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız Ataullah el-İskenderî’dir.

      Hikem sözcüğü hikmet kelimesinin çoğuludur. Konu edindiği şeyi Hakk’ın ilmindeki bulunuşuna göre işaret eden haber ve durum anlamındadır. Zira Bakara sûresinde şöyle buyurulmuştur: “Hikmet verilen kimseye çok hayır verilmiştir.”

      Nil vadisindeki bu sûfî harikasının terkibindeki bütün cüzler bâtınındaki vahdetin yankısı olarak çoğalır. İman edenlere gerçeğe ulaşmak için çalışmayı değil gerçekten sapmamak için çalışmayı hatırlatır. Çünkü insan savrulmadığı her an gerçek üzeredir.

      Ataullah el-İskenderî bize, hikmetin bilgisine değil hikmete ulaşmayı, bilgin değil bilge olmayı işaret eder. Malumdan mechûle giden bu çetin yolculukta bizzat kendimiz olan mechûle ışık tutar. Bu yoldaki çetinlik bizim tefekkür alışkanlığımızdan kaynaklanır. Zira anlatımdaki zorluk, işaret edilen gerçeğin anlaşılmasından çok ona ulaşmanın yöntem ve araçlarının doğru seçilmesinde yatar. Çünkü kıyas ve temsiller gerçeğin üzerini örtebilir. Gerçeğe ulaşmak için başvurulacak kaynakların çokluğu bizi acze düşürebilir.

      O’nun her cümlesi vahdaniyetin sûretidir. Bize kâinatın besmeleyle başlayıp tevhidin aşikâr edildiği bir kitap olduğunu talim ettirir. Esmâü’l-hüsna bu kitapta bizim Hakk’la ilişki kurduğumuz anahtarlardır. Allah ismi taalluk için,  diğer ilahî isimler tahalluk ve tahakkuk içindir. Hakk onları bizimle ahlâk olarak izhar eder. Zuhur, Hakk’ın, bizim sûreti olduğumuz isimleriyle kendi şanına tanık olmasından ibarettir.

      Füsûsu’l-Hikem, Mesnevi-i Şerîf ve Hikem-i Ataiye gibi eserler literal nesneler değil nâtık ruhlar olarak bize can verir, idrakimize iskele uzatır, kişiliğimizi inşa edip bizi Müslüman kimliğine kavuştururlar.

      Hem Hakk’ın tercümanı olan müelliflerimiz hem kendilerini gönülleriyle bereketlendirdikleri eserlerin tercümanı gören şarihlerimiz, nesneleri marifetle müşâhede eder, bizi akide, amel ve ahlâk bütünlüğü içerisinde gerçekle yüzleştirmek isterler. Bu tercümanlardan biri hikmetlerini anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız Ataullah el-İskenderî’dir.

      Hikem sözcüğü hikmet kelimesinin çoğuludur. Konu edindiği şeyi Hakk’ın ilmindeki bulunuşuna göre işaret eden haber ve durum anlamındadır. Zira Bakara sûresinde şöyle buyurulmuştur: “Hikmet verilen kimseye çok hayır verilmiştir.”

      Nil vadisindeki bu sûfî harikasının terkibindeki bütün cüzler bâtınındaki vahdetin yankısı olarak çoğalır. İman edenlere gerçeğe ulaşmak için çalışmayı değil gerçekten sapmamak için çalışmayı hatırlatır. Çünkü insan savrulmadığı her an gerçek üzeredir.

      Ataullah el-İskenderî bize, hikmetin bilgisine değil hikmete ulaşmayı, bilgin değil bilge olmayı işaret eder. Malumdan mechûle giden bu çetin yolculukta bizzat kendimiz olan mechûle ışık tutar. Bu yoldaki çetinlik bizim tefekkür alışkanlığımızdan kaynaklanır. Zira anlatımdaki zorluk, işaret edilen gerçeğin anlaşılmasından çok ona ulaşmanın yöntem ve araçlarının doğru seçilmesinde yatar. Çünkü kıyas ve temsiller gerçeğin üzerini örtebilir. Gerçeğe ulaşmak için başvurulacak kaynakların çokluğu bizi acze düşürebilir.

      O’nun her cümlesi vahdaniyetin sûretidir. Bize kâinatın besmeleyle başlayıp tevhidin aşikâr edildiği bir kitap olduğunu talim ettirir. Esmâü’l-hüsna bu kitapta bizim Hakk’la ilişki kurduğumuz anahtarlardır. Allah ismi taalluk için,  diğer ilahî isimler tahalluk ve tahakkuk içindir. Hakk onları bizimle ahlâk olarak izhar eder. Zuhur, Hakk’ın, bizim sûreti olduğumuz isimleriyle kendi şanına tanık olmasından ibarettir.

      Füsûsu’l-Hikem, Mesnevi-i Şerîf ve Hikem-i Ataiye gibi eserler literal nesneler değil nâtık ruhlar olarak bize can verir, idrakimize iskele uzatır, kişiliğimizi inşa edip bizi Müslüman kimliğine kavuştururlar.

      Hem Hakk’ın tercümanı olan müelliflerimiz hem kendilerini gönülleriyle bereketlendirdikleri eserlerin tercümanı gören şarihlerimiz, nesneleri marifetle müşâhede eder, bizi akide, amel ve ahlâk bütünlüğü içerisinde gerçekle yüzleştirmek isterler. Bu tercümanlardan biri hikmetlerini anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız Ataullah el-İskenderî’dir.

      Hikem sözcüğü hikmet kelimesinin çoğuludur. Konu edindiği şeyi Hakk’ın ilmindeki bulunuşuna göre işaret eden haber ve durum anlamındadır. Zira Bakara sûresinde şöyle buyurulmuştur: “Hikmet verilen kimseye çok hayır verilmiştir.”

      Nil vadisindeki bu sûfî harikasının terkibindeki bütün cüzler bâtınındaki vahdetin yankısı olarak çoğalır. İman edenlere gerçeğe ulaşmak için çalışmayı değil gerçekten sapmamak için çalışmayı hatırlatır. Çünkü insan savrulmadığı her an gerçek üzeredir.

      Ataullah el-İskenderî bize, hikmetin bilgisine değil hikmete ulaşmayı, bilgin değil bilge olmayı işaret eder. Malumdan mechûle giden bu çetin yolculukta bizzat kendimiz olan mechûle ışık tutar. Bu yoldaki çetinlik bizim tefekkür alışkanlığımızdan kaynaklanır. Zira anlatımdaki zorluk, işaret edilen gerçeğin anlaşılmasından çok ona ulaşmanın yöntem ve araçlarının doğru seçilmesinde yatar. Çünkü kıyas ve temsiller gerçeğin üzerini örtebilir. Gerçeğe ulaşmak için başvurulacak kaynakların çokluğu bizi acze düşürebilir.

      O’nun her cümlesi vahdaniyetin sûretidir. Bize kâinatın besmeleyle başlayıp tevhidin aşikâr edildiği bir kitap olduğunu talim ettirir. Esmâü’l-hüsna bu kitapta bizim Hakk’la ilişki kurduğumuz anahtarlardır. Allah ismi taalluk için,  diğer ilahî isimler tahalluk ve tahakkuk içindir. Hakk onları bizimle ahlâk olarak izhar eder. Zuhur, Hakk’ın, bizim sûreti olduğumuz isimleriyle kendi şanına tanık olmasından ibarettir.

      Stok Kodu
      :
      978-625-8654-27-1
      Boyut
      :
      14 x 23
      Sayfa Sayısı
      :
      336
      Basım Yeri
      :
      İstanbul, Ana Basın
      Baskı
      :
      1
      Basım Tarihi
      :
      Ağustos 2026
      Kapak Türü
      :
      300 gr. Bristol
      Kağıt Türü
      :
      70 gr. Holmen
      Dili
      :
      Türkçe
      Tasavvuf   İslam   Hikemi Ataiye   
  • Yorumlar
    • Yorum yaz
      Bu kitabı henüz kimse eleştirmemiş.
Kapat